AB ÜLKELERİNDE ÇOK KÜLTÜRLÜ HAYAT VE TÜRKLER
< - Geri Dön Eklenen Yorumlar Yorum Ekle 

(Belçika’nın Anvers kentinde 22-23 Şubat 2008 Tarihinde “Eğitim ve Kültür Bağlamında Avrupalı Türkler”  kongresinde sunduğum bildirinin özetidir)

 AB ÜLKELERİNDE ÇOK KÜLTÜRLÜ HAYAT VE TÜRKLER  

 

Prof. Dr. Durmuş Yılmaz*

                Giriş

 Kültürel çeşitlilik makro ve mikro temelde olabilir. Sosyal bir varlık olan insan, duygu ve düşünceleri , eğitimi, yaşadığı sosyal ve hatta fizikî  çevre, ekonomik durumu vs.  gibi çok çeşitli etkenlerin tesiri altında  kalarak bir dünya görüşü kazanır. Başka bir ifadeyle yaşama tarzının belirginleşmesinde  çok çeşitli etkenlerin tesiri altındadır. Toplumun en küçük birimi olan “Aile”de bile   bireylerin farklı yaşam tarzlarının olduğunu hepimiz biliriz.  İki kardeşten birisinin başı açık ve modern bir giyim tarzını benimsediğini, diğerinin başı örtülü, daha kapalı bir giyim tarzı ile  toplum içinde yaşadığını, sadece Türkiye’de değil, dünyanın çeşitli ülkelerinde görmek mümkündür. Aileden mahalleye veya şehre geçildiğinde bu çeşitliliğin daha da belirginleştiğini; eğer ülke düzeyinde bireyler ele alınacak olursa çok daha farklı bir yaşam tarzının ortaya çıktığını  görürüz. İşte bu noktada insanların yaşam tarzlarının oluşmasında  Din, Örf-Adet, Gelenekler, Eğitim  gibi etkenlerin  belirleyici olduğunu tespit edebiliriz. Din, ya da gelenekleri farklı olan  insanların birlikte yaşamaları tarih boyunca  ve her ülkede zaman zaman  “Birlikte Yaşama Sorunları”  yaratmıştır.  Fakat bunların içinde en etkili faktör olarak dini ele almamızda  bilimsel bir zorunluluk vardır. Zira, diğer etkenler, karşılıklı anlayış, hoş görü, başka tülü olana tahammül vb. tavırlarla tolere edilebilmiş olmasına rağmen din farklılığı  daha sert ve katı karşıduruşlar yaratmıştır.  Burada, dinin kendisinden kaynaklanan  sertlik olabildiği gibi, bazen de mensuplarının  kişisel veya toplumsal yorumlarından kaynaklanan  birlikte yaşama zorlukları olagelmiştir. Zorluklar, farklı din mensupları için olabildiği kadar, aynı dinin farklı kollarına (Mezhepler) bağlı insanlar arasında da olabilir.  Tarihin bazı dönemlerinde, insanların din duyguları ve mülahazalarıyla daha fedakâr ve gayretli olacağını değerlendiren  monarklar ( Padişah, Kral, Hükümdar, Sultan, Şah, Çar)  siyasal veya ekonomik sebeplerle ortaya çıkan anlaşmazlıkları dinî  sebeplere dayalı göstererek   halktan daha fazla fedakârlık yapmasını istemişlerdir. Tarihteki bazı savaşlar da bu gün bu şekilde izah edilebiliyor. En önemli örneği 12 ve 13.  Yüzyıllarda Avrupalı devletlerin kurdukları müşterek orduları ile  Anadolu’ya karşı başlattıkları  “Haçlı Seferleri”dir.  16. Yüzyılda Osmanlı-İran anlaşmazlığında da benzer sebepler geçerlidir. Fakat bütün bu etkenlere rağmen farklı kültür dairelerine mensup insanlar birlikte yaşamayı başarmışlardır.

 

 

Türk Devletlerinde Çok Kültürlü Hayat

 

 

Farklı kültürden insanların bir arada yaşaması ve yaşatılması ile ilgili en derin tecrübe birikimi Türklere aittir. Zira Türkler, 11. Yüzyıldan itibaren Anadolu’ya gelmeye başlayınca  karşılarında o günkü dinlerin hemen tamamının mensupları ile karşılaşmıştır. Müslümanlığın değişik mezheplerine mensup dindaşlarının yanında, Hıristiyanlığın her çeşidi ile de karşılaştılar. Ortodoks Hıristiyanlar, Katolik Hıristiyanlar, Gregoryen Hıristiyanlar. Bu dinlere mensup olup da milliyetleri farklı olan topluluklar. Rumlar, Ermeniler, Süryaniler. Bunlara ilaveten sayıca az olmakla birlikte Yahudiler.  Selçuklu Türk devleti bütün bu topluluklarla birlikte, Müslüman Türkleri yan yana, iç içe ve barış içinde yaşatmayı başarmıştır. Kurduğu büyük medeniyette muhakkak bu toplulukların katkısı vardır. Anadolu’nun en iyi taş ustalarının, kuyumcularının, kalaycılarının  bahsedilen bu topluluk içinden çıkmış olduğunu unutmamak gerekir.

 

 

Osmanlı Türk devleti,  Balkanlara uzanarak adım adım bir “Cihan Devleti”  kurduğu zaman  idaresi altında  her kültür dairesine mensup milyonlarca insan yaşamakta idi. Anadolu Hıristiyanlarından başka, Bulgarlar, Yunanlar, Sırp ve Hırvatlar, Macarlar, Polonyalılar, Arnavutlar, Makedonlar, Romenler vs. din, dil, ırk ve gelenek-görenekleri farklı yüzlerce topluluk Osmanlı Türk devletinin idaresi altında ve uzun asırlar boyunca  mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamışlardır.

 

 

Osmanlı Devleti’nin Dağılma  Sürecinde Çok Kültürlü Hayat

 

 

19. Yüzyılın başlarından itibaren başlayan ayrışma süreci,  ikinci yarıdan  itibaren çözülmeye dönüşmüş ve Osmanlı devletinin klasik çağlarındaki “Birlikte Yaşama Arzusu”  yerini ayrılmaya ve değişmeye bırakmıştır. 1829 yılında Yunanların devletten ayrılması üzerine  hemen hemen bütün Hıristiyan unsurlarda  ayrılma istek ve arzusu giderek daha da artan bir tempoda talep edilmeye başlamıştır. Balkanlarda başlayan ayrışma Anadolu’ya da sıçramış ve  Türkiye’de yaşamakta olan Hıristiyan unsurlar arasında da “Birlikte Yaşama Arzusu” giderek  kaybolmaya başlamıştır. Rumlar ve Ermeniler-Avrupa devletlerinden de aldıkları desteklerle- yüzlerce yıldan beri birlikte yaşadıkları Türk komşularına karşı husumet duyguları geliştirmeye başladılar. Yüzyılın sonlarına doğru ise kurdurdukları silahlı terör örgütlerinin faaliyetleri Türkiye’de  Müslümanlarla Hıristiyanların, ya da Türklerle Rum ve Ermenilerin  birlikte yaşamalarını iyice zorlaştırmıştır.

 

 

Birinci Dünya Savaşı sonrasında imparatorlukların dağılmasıyla ve  Millî  Devletlerin (Ulus devlet)  ortaya çıkması ile  çok kültürlü hayat başka bir içerik kazanmış ve aynı kültür dairesi içinde  mikro-kültür grupları oluşmuştur. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti daha başlangıçta sağlam ve anlamlı bir doktriner yapı geliştirerek din ve dil yönünden çeşitli  kültürlere sahip insanların bir arada bulunduğu “Müttehid ve Mütecanis”(Birlik halinde ve uyumlu) bir Türk toplumu (Milleti)  yaratmayı başarmıştır. Büyük Önder Mustafa Kemal’in  “Türkiye devletini kuran halka Türk Halkı denir”[1]  özdeyişi halkın içinde var olan dil, din, mezhep, ırk vb.  ayrılıkların   devletimizin idare sistemi olan Cumhuriyet üzerinde olumsuz bir etki yapmasını önlemiş ve yapılan hukuk reformları ile gerçekten  müttehid ve mütecanis bir Türk Milleti ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin ilan edildiği ve reformlarının yapıldığı yıllarda yurdumuzda  oransal olarak şimdikinden daha fazla gayrimüslim insanların olduğu dikkate alınırsa  Türklerin imparatorluk zamanında değil, “Millî  Devlet”  kurulduktan sonra  da çok kültürlü toplumsal hayatı  barış içinde sürdüklerini görüyoruz. Türk-İslam  kültür dairesi içinde bulunan insanların da  alevî, sünnî, Şafî, Şiî, Hanbeli vb.  bütün mezhepsel farklılıkları gibi Kürt, Çerkez, Gürcü vb. etnik köken farklılıkları da Türkiye Cumhuriyetinin kişisel özellikleri dışarıda tutan laik hukuk sistemi sayesinde  toplumun bütünlüğüne zarar vermeden ve kişisel boyutta yaşanabilmesi sağlanmıştır. İşte bu özelliği ile Türkiye Cumhuriyeti bu gün halkı Müslüman olan 50’den fazla ülke için gıpta edilen bir örnek olduğu gibi, AB ülkeleri için dahi  model oluşturabilecek  bir başarının sahibidir. Bu başarının altında farklı kültürden insanlarla birlikte yaratılmış büyük bir medeniyetin-  Selçuklu ve Osmanlı Türk medeniyeti- mirası yatmaktadır. Gerçekten de 20. yüzyıl başlarına kadar Avrupa’nın hiçbir şehrinde  bir tek cami bulunmazken  Anadolu ve Rumeli’nin her şehrinde camilerin  karşısında antik ve modern kiliselerin dimdik durduğunu yazanların başında Avrupalı seyyahlar gelmektedir. Bu gün Avrupa’nın pek çok kentinde  camiler  bulunmaktadır. Fakat Avrupalı politikacıların zihinlerinde de camilere karşı bir şüphe ve endişe hâlâ durmaktadır. Oysa günümüz Atatürk Türkiye’sinde her yerde kiliseler-Konya örneğinde olduğu gibi[2]- camilerle adeta yan yana bulunmaktadır.

 

 

Küreselleşme Olgusu İçinde Çok Kültürlü Hayat

 

 

İkinci Dünya Savaşını takip eden yıllardan itibaren dünyada yeni bir siyaset anlayışı egemen olmaya başladı. 30 yıl arayla yaşanan iki dünya savaşında 50  milyondan fazla  insanın hayatını kaybetmesi, Almanya’da, Fransa’da, Amerika Birleşik Devletlerinde ve  daha pek çok ülkede fikir, düşünce ve siyaset adamlarını uluslar arası ilişkiler konusunda bir kere daha düşünmeye sevk etti. Savaşların sebep olduğu felaketin  hiçbir ülke için kazanım olamayacağı anlaşıldı. İşte bu noktada  Büyük Önder Atatürk’ün “Yurta Sulh Cihanda Sulh”  ve “…hayatî  bir sebep olmadıkça savaş bir cinnettir…”  özdeyişlerinin ikinci dünya savaşının galiplerine esin kaynağı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mustafa Kemal Atatürk, 1930’lu yıllarda  Balkan ve Ortadoğu devletleri ile oluşturduğu Balkan ve Bağdat paktlarıyla bölgesel barışı gerçekleştirmişti. İşte Avrupa ülkeleri de   Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg kendi aralarında  anlaşarak  ilk adı Avrupa Kömür-Çelik İşbirliği olan bu günkü Avrupa Birliği’ni kurmuşlardır.

 

 

AB  İçinde Çok Kültürlü Hayat   

 

 

                Tarihin derinliklerinde kalmış anlaşmazlıkları bir kenara bırakırsak, 20. Yüzyılın ilk yarısında yaptıkları iki büyük dünya savaşı ile birbirlerinden 50 milyondan fazla insanı öldürmüş olan Avrupalılar ne oldu da 1950’den itibaren anlaşmazlıklara son vererek sanki bir devletmiş gibi barış içinde yaşamayı başardırlar? Hatta, bir çok devlet, AB’nin kendi üyeleri arasında gerçekleştirdiği barışı, kendi iç bünyesinde gerçekleştirmeyi başaramamıştır.

                AB  içinde barışın sağlanmasında en önemli  faktör, şüphesiz ulusal kültür değerlerinin, meydana getirilen yeni “Avrupa Değeri”nin içinde eritilmesidir. Dil, Para, Bayrak, Sınırlar  gibi ulusal değerlerin ve örf-adet ya da gelenek-görenek gibi  insanlararası ilişkilerde  belirleyici etkenlerin bireysel boyuta indirgenerek toplumsal işlevinin azaltılması, bu gün meydana getirilen  Avrupa barışında  önemli bir katkısı olduğu muhakkaktır. AB üyesi 28 ülkenin içinde yüze yakın dil ve lehçenin konuşulduğu, aynı şekilde pek çok inanç türünün de yaşanmakta olduğu bir gerçektir.  AB ülkelerinde  din, dil, örf-adet, gelenek-görenek  gibi kişisel özellik ve davranışların sosyalleşme ve kurumsallaşmada  geri plana atılarak,  bir manada yeni bir Avrupa Kültürü yaratılarak onun etrafında birleşilmesine  doğru gidilmiştir. Bu gün gelinen noktada  bu amaç hemen hemen gerçekleşmiştir.

                AB ve Türkler

 

 

                Türkler, bu gün AB  ülkelerinde iki şekilde bulunmaktadırlar. Birincisi, 1961 yılından itibaren çalışmak için  gelen ve bu ülkelerde yerleşerek hayatlarını burada sürdüren işçi Türkler. İkincisi de  1959 yılından itibaren Türkiye’nin AB  üyesi olacağını düşünerek AB  standartlarını benimseyip kabul eden ve arkasına da Türkiye’nin desteğini alarak bu ülkelerde yatırımlar yapan Avrupalı Türkler.  Gerek işçi olarak gelen ve gerekse AB  üyesi olacak bir Türkiye’nin yurttaşı olarak gelen Türkler bu gün AB ülkelerinde  yarım asırlık bir tecrübe ile çok kültürlü toplumlarda insanların nelere dikkat etmesi hususunda  önemli bir deneyime ve birikime sahip olmuşlardır. Selçuklu ve Osmanlı devletinden tevarüs edilen  tarihî  bilgi birikimini de 21. Yüzyılın şartları ile şahsında kaynaştıran Avrupalı Türkler, Atatürk’ün ünlü özdeyişi  “Yurtta Sulh Cihanda Sulh”  fikrinin adeta birer gönüllü elçisi konumunda Avrupa ülkelerinde  din ve dil ayrılığını hiç dikkate almadan  hayatlarını sürdürmekle bütün dünyaya önemli bir mesaj vermektedirler. O da şudur:  Din, Dil, Irk  vb.  kişisel özellikler, ne kadar farklı olursa olsun, insanların bir arada yaşamalarına asla engel teşkil etmezler.  Zira bu faklılıklar doğaldır. Doğuştan gelen kazanımlardır. Esas olan “İnsan”dır.  Buna “Çocuk Kardeşliği” ( Fraternitée enfantine)  denir. Zenci, ya da beyaz; Hıristiyan ya da Müslüman; Türk ya da Arap iki çocuk nasıl bir oyuncakla birlikte oynayabilirlerse büyükler de bu ayrılıkları dikkate almadan birlikte yaşayıp, birlikte iş yapabilirler.  Tıpkı spor kuralları gibi hukuk kuraları olabilir.  İşte demokrasi bu noktada daha da önem kazanıyor. Bireylerin Din, Dil, Irk vb  kişisel özelliklerinden meydana gelen ulusal kültürleri,  onların nasıl yaşayacaklarını da tarif ediyor. İşte bu yaşama  tarzı, evrensel değerlerle çatışmadan sürdürülebilir. Bunun da en önemli vecibesi, inanç ve ulusal değerlerin bireysel boyuta indirgenerek toplumsal boyuttan uzak tutulmasında yatmaktadır. Türkler bunu başarmışlardır. Başka bir ifadeyle İslamiyet bunu başarmıştır. Hiçbir Müslüman, Hıristiyan ya da Musevî  bir toplum içinde yaşamaktan çekinmez.   Zira, belki 10 asırdan bu yana  Türkler, başka dinden insanlarla bir arada yaşamaktadır. Anadolu ve Balkanlarda  yüzlerce kilise, camilerin karşısında  hâlâ  kendi müminlerine  hizmet  sunmaktadır.

 

 

                Sonuç

 

 

                Bu gün AB’nin sınırları bir taraftan Balkan coğrafyasını da içine alarak Rusya’ya kadar, diğer taraftan İspanya ve dolayısıyla Cebelitarık Boğazı ile Afrika kıtasına  dayanmakla büyük bir fizikî ve siyasî  coğrafyanın yanında belki daha büyük bir nüfus coğrafyasına sahip  olmuştur. Bir gün Türkiye de AB  üyesi olursa toplam nüfus 500 milyonu geçecektir. Pek çok dil ve din değerinin bulunduğu AB ülkelerinde  Türkler tarihten getirdikleri büyük tecrübe ile, 500 milyonluk heterojen yapılı AB’de gerçek bir birleştirici işlevi yerine getirerek homojen yapının oluşmasını sağlayabilecektir. Türklerin  başka kültür dairesi içindeki insanlarla bir arada bulunmaktan hiçbir kompleks duymadıkları kesindir. Fakat Hıristiyan Avrupa  için aynı şeyi söylemek henüz mümkün değildir. Özellikle Avrupa politikacıları Türkler hak


* S.Ü. Eğitim Fak. Öğr. Üyesi-KONYA

[1] TBMM Açış Konuşması (1 Mart 1922)

[2] Konya’da Mimar Muzaffer Caddesinde Kilise ve Cami karşı karşıya bulunmaktadır.(D.Y)

< - Geri Dön

ÖZ GEÇMİŞ
İLETİŞİM
ZİYARETÇİ DEFTERİ
DİĞER BAĞLANTILAR
ANASAYFA
Vefat ve Teşekkür
GERİ DÖN
Ziyaretçiler
Toplam :   686868
Bugün :   76
Aktif :   5

Örnek Köy


Anasayfa | Makalelerim | Kitaplarım | Güncel | Anketler | Yazılarım | Tartışalım | İletişim | Ziyaretçi Defteri | Öz Geçmiş

Web Tasarım: www.linearyazilim.com